8.15.2012

2. sayı Kapak Yazısı

Her şey öylesine olağan ki takip edebilmek imkansız. İlgi çekici ya da rahatsız edici bir yayın veya program yok. Özellikle rahatsız edici bir şeye rastlamak artık oldukça güç. Dikkatini toplayabilsen bir doğrulacaksın ama sanki binyıllardır tüm renkler aynı, tüm sesler aynı ve bir an dahi kesilmiyorlar. Haber başlıkları klasik, altyazılar hep altyazı; komutlar kitleselleştikçe tektipleşiyor ve anlatıcının söyleyeceklerini harfiyen biliyorsun. Dinliyor ama duymuyorsun, bakıyor ama izlemiyorsun. Sürekli aynı etkiye maruz kalıyorsun ve nihayet; tepki vermiyorsun. Duyarsızlaşma uyuşmaktır. Beğenmediğin kanalı değiştiremeyecek kadar yorgunsun, ağzını açamayacak kadar tükendin ve yatağına dahi yürüyemiyorsun. İtiraf edelim artık; Aydınlanma'nın çocukları değiliz. Hayatı karşılayamıyoruz, hayata maruz kalıyoruz. Bu; bize başlamak için bir fırsat sunabilir.
"Birileri ışıktan, umuttan, güzelliklerden bahsediyor ama her yeni adımda tükendiğimi hissediyorum. Artık koşmaktan ciğerlerim şişti, terliyorum, vücudum demir olsa ısınmaktan erirdi ve kimse bana dur demiyor. Koştuğum yerle ilgili hiçbir fikrim yok çünkü ben dahil kimse önemsemiyor. Şimdi dursam konuşabilmek için kırk sene nefeslenmem gerekir. Yorgunum dostum, ölesiye yorgunum. Söyleyebildiğim tek şey bu ve kimse benim gibileri umursamıyor. Cennet varsa eğer istediğin kadar uyumakta özgür olacağın bir yerdir. Bana çalışmadan maaş çekimi verirsen ve eşimle beni kira için telefonla haftada iki üç kez rahatsız etmezsen sana da tapabilirim. Bayım; her şey bu kadar net, bu kadar basit."

Tematik Sinema

Dolap Beygiri-1982

“- iyi muhasebeci kimdir biliyor musun Ali?
- kimdir?
- bana vergi ödettirmeyendir tabi.
- çok kazanıyor musun bey amca?
- kazanmasam işim ne evlat!
- o halde verginizi ödeyeceksiniz, yoksa nasıl döner bu çark! nasıl rahat uyursunuz yoksa değil mi?
- kafamı yastığa koyduğum gibi uyurum sana da iyi uykular dilerim!”
Ali fakülteyi henüz bitirmiş bir köylüdür. Babası Ali’nin köyde okumuş etmiş bir adam olarak kalmasındansa büyükşehirde daha rahat bir hayat süreceği düşüncesiyle, onu
İstanbul’a kızının yanına yollar. Lakin çalışmayı umduğu memuriyetlik hiç de Ali’ye
göre değildir. Reis-i evrakların bile menfaat gereği değiştirilmesinin, kalemin mürekkebine bağlı olduğu bir dönemde, namuslu biri olarak Ali sevilmeyen hatta
uzak tutulması gereken bir adam olarak görülür.
Ali, girdiği her memuriyetten, işini fakültede öğrendiği etik kurallara uygun şekilde
yaptığı için kovulur. Yanında kaldığı ablası ve eşi Yakup Bey de Ali’nin ahlakından
yakınmaya başlamışlardır. Yakup:
“Dürüstlük iyi hoş da Kayınço, sen işin uçunu biraz kaçırdın!”
Eşi Ayşo’yla birlikte dönemin İstanbul’unda yaşayan Yakup, kente fazlasıyla entegre olmuş olacak ki menfaati gereği, senaryonun da etrafında döndüğü kayınçosu Ali de
dahil çevresindekileri dolandırmaktan hiç çekinmez. Caminin inşaat paralarını zimmetine geçirmekten kaçak toptancılığa kadar her türlü usulsüz iş Yakup’un usulüne uyar. Onun gözünde insanları dolandırmadan yaşamak enayiliktir. Bu yolla çok para kazanır. Ali her geçen gün küçülürken, Yakup itibar sahibi olur. Öyle ki, Ali’nin babası yazdığı mektupta oğlunun düştüğü duruma şu yorumu getirmiştir:
“Ali’ye ‘haram lokma yeme!’ diyerek en büyük kötülüğü ben ettim.”

4

İşleyen makinelerden söz ediyorlar. Günün onaltı saati fişe bağlı, durmaksızın çalışan makinelerden... elektrik kablolarından, düğmelerden, göstergelerden...Başımı ağrıttığını söylemeliyim.
Yabancılaşma hayranlığı doğurdu. Sürecin dışındaki bilincimiz işleyen her türlü makineye karşı bilgisizliğini, acziyetini hayranlığıyla ödüyor.
Tuşlara basıyoruz, klavyeleri deşiyoruz. Tuşluyoruz, tıklıyoruz, bekliyoruz.

Medeniyetimiz fişe takılı.

Heraklet'in söylediği gibi; "Biz artık biz; değiliz." İlişkilerimizin dinamiği donanımlarımız ve etkileşimleri görselliği aşma sınırında. Moda tarih olacak; yine de nostalji hepsine değer
katar; balıkçı yakalar, çizmeler, simli rujlar...Göstergeler! Göstergeler dokunmatik ekran, led, binlerce piksel; göstergeler kablosuz, uzun ömür şarjlı, 320 gb hafızalı; göstergeler park sensörlü, elektrikli, sınırlı karakterli. Biçim verici, tekleştirici, fabrikasyon; tarihin gördüğü en yoğun üretim. Göstergeler profesyonelleşiyor. Her bir adımda insan tahayyülünü şaşkına uğratacak biçimler alıyor. Karadelik gibi içine çekiyor bizleri, yutuyor. İletilerle, fotoğraflarla, ağlarla bir parçası oluyoruz. Geliştikçe daha da batıyoruz içine. Her yenilikle medeniyetle olan bağımız sağlamlaşıyor. Soketlerin, konnektörlerin sayısı artıyor. Sonsuz sayıda giriş çıkışla, ters ve düz akımlarla, elektriğin mucizevi mavisiyle başdöndürücü hızlarla ölümcül mesafelere dağılıyoruz birden.


Yaratım kopyalamayla eşdeğer. Fotokopi makineleri, "screenshot"lar, gönderimler,
mesajlar...Kalabalık benzerlerin değil eşdeğerlilerin cehennemi.

Yorum; şahsiyetten öte kurumsal. Birlikteliklerin ortak kanaatleri yerlerini-kuvvetle ihtimal beklentileri dışında-kurum ruhuna devretti. Bu zorunlu devir teslimiyete evriliyor.
Pozisyonlar, statüler, gelir haddi hatta telefon operatörleri karakterinizle ilişkilendiriliyor.
Örneğin; arıyor mu mesaj mı atıyor?, ceket mi mont mu?, karadut mu elma mı?, tek mi üç çizgili mi? cevaplar sizin daha şu daha bu oluşunuzla ilgili. pardon-daha şuna dahil olduğunuzla ilgili. Dikkat buyurun; kendi karakterlerimizin dahi üreticisi değil toplayıcısı durumundayız. İnsanlık ikinci bir toplayıcılık çağında. İlkinde doğanın cömertliği ile karşı karşıyaydık ve temel ihtiyaçlarımızın teminine yönelik emek-yoğunsuz bir yaşama sahiptik. (anlatıların sınırlılığı ile vardığımız kaba sonuç bu; realite her daim şüphecilikte belirsizliğini koruyor.)Günümüzde ise sosyal ihtiyaçlarımıza seslenen aşırı-kopyaların arasında derlemeci ruha sahibiz. Reklamlar, manipülasyonlar, yorumlar, beğeniler-her formda geri dönüşler(feedback) seçimlerin-derlemelerin tekrar gözden geçirilmesi ve yenilenmesi ile nihayete eriyor ve tekrar ve tekrar ve tekrar tekrar...

Erken Mesai

Zengin bayanların pürüzsüz bacaklarıyla süslü gazete eki, oturacağım koltuğa bırakılmıştı. Hiç ilgilenmeden yan koltuğa bırakıverdim. Domalarak sayfada yer edinmiş orta yaş üstü jet sosyete bayanlarıyla aramda herhangi bir şey olamazdı. İlle de fantezi kurmak istersem, kendi klasmanımı kullanmayı tercih ederim.

Vatmanın bir iki “dong” sesi eşliğinde kapıları kapatmasıyla yolculuğumuz başladı. Kıyameti dört gözle bekleyen yüzlerce işçinin binmiş olduğu tramvay, kendi sonuna
doğru ilerlercesine büyük bir isteksizlikle kısacık yolu ağır ağır gidiyordu. Geçen sekiz durak sonunda yirmi dakikada vardığımız yer Zeytinburnu’ ydu.
Zeytinburnu! İstanbul’da yaşayıp da şu aktarma istasyonunu hiç kullanmayan yoktur diye düşünüyordum.
Sıkılacak kadar diğer aracı bekledikten sonra klasikleşmiş ulaşım sorunlarından dolayı isyan etmeye başladım.
‘neden sık geçmez bu araçlar!’
‘daha kullanışlıyapamaz mıydınız şu istasyonu’ vs. Her gün herkes düşünüyordu bunları.
Gün başlamadan bu düşünceler yoruyordu insanı. Vazgeçtim. Kısacık ve mutsuz ömrümde tramvaya beş dakika erken binmek hiç bir şeyi çözmeyecekti.
Metroya aktarma yaparak fakülteye doğru yol aldım. Okul, benim için, cebindeki parayı harcadıkça güzelle şen ve yakınlaşan bir çevre sunuyordu insana. Parasız mutluluk ise “ta şak oğlanı “ olmayı gerektiriyordu. Buna gerek yoktu. Etrafa saçacak param yoktu, bu yüzden düzenli selamlaştığım ama asla takılmadığım bir sürü arkadaş edinmiştim.

Fakülteye vardım. Sınıf kapısında bir dakika bekledikten sonra kantinde çay içip kitap okumayı daha verimli gördüm ve ilk derse girmedim. Genellikle yol ve yemek param dışında 50 kuruş kalırdı cebimde. Ona da çay alırdım.

Kantine gittim. Kasada sıra bana geldi:

- kolay gelsin abi, bir çay.
Parayı uzattım. Sanki 5 lira eksik vermişim gibi önce elime sonra yüzüme baktı;
- çay 60 kuruş oldu.

Etrafta birçok tanıdık vardı. Bu sebeple 60 kuruşa çayı almak zorunda hissettim kendimi. Yemek paramdan 10 kuruş koydum üstüne. Çaya fazladan 5 lira veriyormuşum gibi uzattım parayı:

- al abi!

Çay kötüydü. Hep kötüydü. Çantamdan iki haftada bir aldığım sigaranın son dalını çıkardım. Derin nefeslerle bitirdim. Bu ufak şeyler koyuyordu bana. Öğle arasında yemekhaneye gidemedim. 10 kuruş yüzünden. Midemin sesini bastıracak ufak bir bisküvi aldım.
İlk derse girmemenin verdiği vicdan azabıyla ikinci derse girdim. Günün tek tesellisi hocanın yoklama yerine quiz yapmasıydı. Okula gitmem az da olsa işe yaramıştı.

 
Akşam oldu.


Farklı saatlerde işbaşı yapan fakat aynı saatte paydos eden binlerce işçiyle beraber aktarma istasyonuna geçtik. Gelen üçüncü tramvaya bindiğim için kendimi şanslı hissettim. Çok kalabalıktı. Herkes diğerinin nefesini ensesinde hissediyordu.
Azap sona ermiş yol bitmişti.
Gün bitmişti.


Sen

Yüreğin ayak basılmamış karlarla kaplı
o pürüzsüz görüntüyü bozmak istemem
benim yüreğimeyse sayısız hançerler saplı
gelip de onlarla uğraşmanı istemem
ki sen büyütülmemiş bir çocuksun
ana kucağında.
İçilmeyi bekleyen bir bardak soğuk susun
yaz sıcağında.
Sen, açmayı bekleyen bir çiçek,seher vaktinde doğdu doğacak bir güneşsin.
sen ilk nefessin,
onun kadar taze
ve aynı zamanda yakıcı
sen, geceleri karanlık
gündüzleriyse ışıksın.
Sen, sen ....

3

Boğuyorlar
uykumuzu,
uykumuzda.
Hep tam ölecekken uyanıyorum güneşe;
Hayat baskı altında
Düşler, rüyalar baskı altında.
Şu sıralar her şey yanlış;
Gazeteler dirilerden çok ölülerden bahsediyor,
Dumanımız oldukça gri,
Yolculuklar hep uzun ve yorucu, istisnasız.
Suratın asık,
Tanıştığımız gün olduğun gibi keyifsizsin
ve sorsam sana biliyorum ki;
Sebebi ben değilimdir.

Fragmental

Topallayarak geldi yanımıza. Elele oturuyorduk. Kabahatini örtecek bahane bulamayan bir çocuktu kırk yaşında. "Kalk" dedi, sesi titriyordu. Gözyaşları çökmüştü boğuk sesine; "gidiyoruz, acele et."

Yanyana yürüdüler otopark çıkışına doğru. Onlar uzaklaşırken anlamaya başladım. Birbirlerine aitlerdi. Kadın ağır bir yürüyüş edinmişti beraber geçirdikleri onca yılların ardından. İkisi de kimsenin gözlerine bakmadan geçtiler insanların yanından. Peşlerinden gittim, arabaya kadar takip ettim. Haftalık market alışverişini yapmış sıkıcı pazar kadınlarından biri oluverdi kadın. Sağ ön koltuğa oturup kemerini taktı. Konuşmadan hareket etmesini bekledi arabanın. Motor çalıştı önce, hafif bir homurdanma ve saniyeler süren kısa bir bekleyiş. Şehrin damarlarında akmaya başladılar. Gittiler, kayboldular, cehennem oldular.
Adi bir gaspçıydım arkalarında. Basittim. Mükemmel değildim, yakınından dahi geçmiyordum. Güneşe doğru çevirdim başımı. Düşüyordu ağır ağır şehirle birlikte. Başım dönmeye başladı. Ölü adımlarla ilerledim terminale. Otobüsümü beklemeye başladım. Üç saat boyunca hiçbir şey düşünemedim. Numarama bakmadan oturdum rastgele bir koltuğa. Tartışacak birisine ihtiyacım vardı. Düşündüm ki şanslıysam eğer..biraz..belki...

Unshelter'd

Bir zaman gelecek ki
Aradığın gerçekleri yine bulamayacaksın
Sıkıldığın an sarılacaksın sigarana
Sokaklardan fark edilmeden geçeceksin yine
Mantığına yatmayanları değil yatanları sorgulayacaksın
Şüphe, ebedi bir dost ama aynı zamanda düşman
Aşk, varlığını hiç tatmadığın
Tutku, uğruna hayatını verebileceğin bir güç olarak rahatsız edecek seni
Bir zaman gelecek ki
Hiçbir şey değişmeyecek

2

Yalıtım sonuç vermiyordu. Düşünce davranışları şekillendirdiği müddetçe samimiyetten şüphe eksik olmayacaktı. Bireyin davranışları toplumsal tepkiye gösterilen karşı tepkilerden arınmadıkça ne salt özgürlükten ne de sorgusuz teslimiyetten söz edebilirdik. Vardığımız sonuç buydu.(İki yarım akıl) Bu sonuca varmamızla birlikte yaptığımız tüm saçmalıklar bir yana evden attığımız onca eşyaya hayıflandık.(An içinde güçlü bir düşkünlükle bağlandığımız fantezi, mantığın yükselişe geçmesiyle küçültüyordu bizi) Sadece üç ayımız sürekli olarak evden atacağımız eşyalara karar vermekle geçmişti. Hangisine gerçekten ihtiyaç duyuyorduk, hangisi reklam dayatmasıyla alınmıştı, hangisi olmadan da olur vesaire vesaire...Ahşap sehpa için iki gün çemkirmiştik birbirimize. Bir dörtayağın tartışmaya değmeyeceğine karar verip atmıştık da rahatlamıştık sonunda. Bu arada sefilhaneye çevirmiştik evi. Sevgilim bir doktora görünmenin faydalı olabileceğini söyledi. Yaptıklarımızın yanında daha mantıksız bir davranış olamazdı.

İki saat kadar sıra bekledik. Odasına girince tüm açıklığıyla anlattım durumumuzu doktora.
"Hayır" dedi doktor; "hayatınızın merkezindeki, yaşamanız için sonsuz bir motivasyon sağlayan bencilliğinizi söküp alamayız. Onsuz yaşayamazsınız."

Parçalar

Dargın değilim.
Çünkü biliyorum;
Bazen delilik kapının hemen arkasındadır
Ve hayat kimi zaman mutsuz olmak içindir.